Bütün Çocuklar Melektir (!) (Makaleler)

Bütün Çocuklar Melektir (!)

Ana Sayfa | Blog | Bütün Çocuklar Melektir (!) (Makaleler) - 1.1.2013

Bütün Çocuklar Melektir (!)

Çocuk Edebiyatında kötücüllük




                                                                                                BÜTÜN ÇOCUKLAR MELEKTİR(!)



Tüm çocuklar melektir (söylem)

Her çocuk bir melektir (söylem)

Bir çocuğun meleği (bir şiir/şarkı adı)

Bir meleğin günlüğü (çocuğu için blog açan annenin bloga verdiği isim)

Melek çocuklar (iddia edilen 3.tip çocuğa verilen isim)

Bebek değil melek (deyim)


21. Yüzyılda duymaya devam ettiğim bu söylemler eski kavimlerin duvar yazıları gibi. Bu ve benzer ifadelere göre tüm insanlar dünyaya geldiklerinde birer melek. Sonradan çıkan marazlar çevrenin suçu. Kalıtım etkisi hesaba katılmıyor. Çocukların çevrenin bir ürünü olduğu, çevre iyiyse onların da iyi, kötüyse kötü olacağı inancı geniş kesimce hâlâ inanılmak isteniyor. 

Dilimizde bir çocuğun suçsuzluğunu işaret etmek için kullanılan “sabi, sübyan” (ki sübyan, sabi kelimesinin yani Arapça kökenli çocuk kelimesinin çoğuludur ve salt söylem olarak değil kavram olarak da yanlış bilinir) sözü bakışımıza en güzel örneklerden biri. Bunun uzantısını pek çok edebiyat eseri, film ve televizyon dizilerinde görmek mümkün. 

Adını Melek seçen bir çocuk yuvası, ticarethanesine bu ismi vererek ebeveynlerin dikkatini çekiyor. Onlara çocuklarının birer melek olduğunu kabul ettiriyor. Evladımıza melek diyen bir kurumu baştan seviyoruz. Veya kurum kendini ‘melek’ olarak tanıtıyor. Eğitimci ve personelini ‘melek gibi’ tanıtıyor. Oysa her iki mesaj da ebeveynlerin cebini hedef alıyor.  Çocuklar birer melek. Beri yandan o meleğe kardeş geldiğinde, melekten eve yeni gelen bir diğer meleği “kıskanması ve ona zarar vermesi” bekleniyor. Kardeşini ksıkanmak aklına gelmeyen bir çocuk olamaz! Paradoks böyle devam ededursun biz kendimize dönelim ve şu ara televizyon reklamlarınca çokça dönen, dillere pelesenk olmuş bir cıngıla bakalım:


Büyüdüm, büyüdüm …..’la büyüdüm (burada gıda ürünün adı verilmiş)

Annemin gözünde hiç büyümedim!


İşte sosyolojik okumaya uçsuz bucaksız mahal veren ve hemen ardından dizlerimizi dövmemizi gerektiren toplumsal yaramız. Şarkıyı söyleyen yetişkin. Dünyaya gelmiş, bebeklik, çocukluk, ergenlik, yetişkinlik derken hâlâ –annesinin gözünde- büyümemiş. Hep küçük, küçücük kalmış. Toplum olarak küçük kalmak, küçük olmak iyi bir şey. Çünkü küçüksen masumsun(!). Aynı algı ufak tefek insanlar için de vardır. Özellikle minyon kadınlara masumiyet ve saflık pek yakıştırılır. 

Çocuklara biçilmiş belli kalıplar var. Burada değineceğim nokta toplumun çocuklara güttüğü paradoksal yaklaşım değil elbet. Ben bu yazımda toplumun çocuğa bakışındaki değişimden bahsetmek istiyorum; 20.yüzyıl ortalarında başlayan algıdaki değişimden. Buna istinaden, aralarında altmış küsur yıl olan, satış rekorları kıran iki eseri ele alacak, giderek şekillenmekte olan çocuk olgusunun edebiyata  nasıl yansıdığından bahsedeceğim. 

Nasıl ki edebiyatımızda kadının görünürlüğü ve üç boyutlu hale gelmesi ortalama 1950 sonrası olarak kabul ediliyorsa, çocukların da aslında birer ‘küçük-insan’ olduğu gerçeğinin kabulü o yıllara rastlıyor. 

Edebiyat değişiyor, dünya değişiyor, inanışlar sarsılıyor, beklentiler yerini çoktan acı tecrübelere bırakmış. 


Bir Kültür Fenomeni


1888’de Jules Verne, Deux Ans de Vacances adıyla, dilimize İki Yıl Okul Tatili olarak çevrilen bir macera romanı yazar. Roman, bir grup çocuğun bir yanlışlık sonucu Yeni Zelanda’dan gemiyle açılarak yolunu kaybetmesi ve bir adaya düşmesini anlatır. Verne’in diğer çok satan romanlarında olduğu gibi bu kitap da satış rekorları kırmakla kalmaz, nice ülkede çocuklara tavsiye edilen kitaplar arasına girer. Milli Eğitim Bakanlığımız da eseri satın alır ve Türkçeye çevrilmesini sağlar. Kitabın milyonlarca sattığını söylemeye gerek yok.

Yaşları sekiz ile on dört arası değişen bir grup çocuk romantik akımın dalgalarında sürüklenerek bir adaya düşer ve iki yıl boyunca bu adadan kurtulmanın yollarını arar. Önce kendilerine bir lider seçmeleri gerekir. En büyükleri olan on dört yaşındaki Gordon, yaş avantajıyla başa gelir. Diğer çocuklar da bu durumu kabul edecektir. Bundan sonra amaç adanın yakınlarından geçecek bir gemiye işaret göndererek kurtulmaktır. Geçen günler problemleri de beraberinde getirir. Bir süre sonra çocukların arasında ayrışma olur. Bir grup ayrılır ve gider. Ardından kötü adamlar ortaya çıkar. Çok geçmeden bu durum aşılır. El birliği ile kurtarma sandalını tamir ederek yardım aramaya çıkarlar. Sonunda bir gemiye rastlar ve kurtulurlar. 




Hikâye baştan sonra sürükleyici bir tempoda gider. İnsanın elinden kitabı bırakası gelmez. Bunun tek sebebi sürükleyici olması değildir. Kitap çocuk kitabıdır ve çocuklara güvenen bir sesle, iyimser ve duygulu bir tonda yazılmıştır. Ümit vaat eden, koruyan, kollayan bir yazarın varlığını hissederiz. Yazar bir taraftan karakterlerin yanlış anlaşılmasına engel olmaya çalışırken, onların aralarındaki anlaşmazlıkları sırasında haklı ve haksızı sorgular. Verne, Romantik çağın bir ürünü olan romanda Robinsonvari bir atmosfer yaratarak çocukların da yeri geldiğinde ne kadar zeki ve cesur olabileceklerini göstermek ister. Verne karakterlerin sırtlarına, yaşlarından beklenmeyecek zorlukta mekanizmaların yapımını, tamirini, zorlu keşifleri yükler. Yetişkinlere, çocukları zeka ve cesaret bakımından küçük görmememiz gerektiğini salık verir. Azmin, çalışmanın, iyimserliğin ve takım ruhunun altı çizilir.


Romantik Dönem Çocuk Tipini Parçalayan Bir Kitap


İki Yıl Okul Tatili’nden sonra 1950’lerde yazılan bir kitap ortaya çıkar. O güne dek insan’dan ayrı konumlanmış çocukların da kötü olabileceğini, içinde kötülük barındırabileceğini gösterir bu kitap. Ait olduğu dönemin çocuk imgesini parçalayan bir eserdir. Edebiyat çevresinde şaşkınlıkla karşılanır. Bu satış rekorları kırmasına engel olmaz.

Lord of the Flies (dilimize Sineklerin Tanrısı olarak çevrilmiştir) William Golding’in ilk eseridir. Dönemin anlayışına ters bir algıyla yazıldığı için uzun süre yayınevi bulamaz.  Dosya sonunda Faber and Faber tarafından 1954’de basılır ve yavaş yavaş tüm dünyaya varlığını duyurur. 1960’a gelindiğinde best-seller’dır artık. Time dergisi tarafından 1923-2005 arasındaki En İyi 100 Roman içine girerken ülkemizde sekiz baskı yapar. Okullarda ve üniversitelerde okutulur ve sinemaya aktarılır. 

Kitap yazıldığı dönem olan 2.Dünya Savaşı’nda geçen kitap, atom bombası  sırasında güvenlik sebebiyle ülkeden kaçırılmak istenen bir grup erkek çocuğu taşıyan uçağın ıssız bir adaya düşmesiyle başlar. Çocuklar organize olmak adına bir lider seçer ama kimi bu lideri tanımaz ve ayrı bir grup oluşturur. Liderlik seçimi İki Yıl Okul Tatili’nde de vardır. Orada ayrılmak isteyen dört çocuk başka grup oluşturur ama bu romandaki gibi karşı grup oluşturmaz. Bu fark, değişen dünyanın en bariz işaretidir.  Artık yeni bir dünya vardır. 




Kitabın ilk sayfalarında Mercan Adası’ndaki eğlenceli ortamı anımsayanlar yanılacaktır. Çünkü Mercan Adası ile Sinekler’in Tanrısı arasında iki ortak nokta haricinde benzerlik yoktur: güzel bir ada ve baş karakterlerin Ralph ve Jack olması. Ralph iyi huylu, zeki, adil ve mantıklıdır. Lider olarak o seçilmiştir. Buna karşı gelen Jack zorbalıkla birkaç çocuğu kendi safına çeker ve karşı grubu oluşturur. Jack’in grubu eğlenmek, yüzlerini boyayarak çeşitli ritüeller yapmak, hayvanlara işkence etmek, zayıfı yok etmek üzere kuruludur. İlerleyen sayfalar Ralph’ın liderliğindeki grubun ayakta kalma ve adadan kurtulma çabasını işler. Diğer grup kurtulmaya çalışmak şöyle dursun ellerindeki olanakları da bilinçsizce tüketmeye başlar. Kötülük, kitabın ortalarına gelmeden kendini gösterir. Bundan sonra iyilik ve kötülük karşı karşıyadır. O güzel ada yangınlar ve savaşlarla cehenneme döner. İyilerden iki çocuk diğer grup tarafından öldürülür. Sonunda adaya bir kurtarma gemisi gelir ama bu gemiye kimlerin bineceği meçhuldür. 

Sineklerin Tanrısı kazığa geçirilmiş ve üstünde sineklerin uçuştuğu bir domuz başıdır. Kitapta karanlık güçleri simgeleyen bir totem rolünü üstlenir. Aslında bu ismi Golding şeytanı temsilen koymuştur çünkü Sineklerin Tanrısı, Musevilerin Kutsal Kitabında şeytan ismi yerine geçer. 

Romanın alegorik yapısı pek çok okur tarafından biliniyor. Üstünde durmak istediğim karakterlerin teker teker neyi simgelediğinden ziyade edebiyatta ‘çocuk’ imgesinin bu eserle nasıl ete kemiğe büründüğü. Çocukların süratle birbirlerini yok etmeye yönelik fikirler ortaya atması ve suça eğilmesi. Bir yetişkini irkilten ve tedirgin eden bir husus bu. 

Çocukların içindeki kötülüğün edebiyata yansımasında önemli bir yer tutan Golding’in fenomen oluşunun altında gerçeklik yatıyor. Gerçeklik derken Yin-Yang felsefesinden bahsetmemek olmaz. Yin-Yang’e göre her şey iki kutupludur. Bu kutuplar birbirine karşıtken birbirinden ayrılamaz. Herhangi bir kutupta başlayan bir eylem sırasında ‘Bir’ durumundan ‘İkinci’ durum doğar. Böylece doğurma süreci tetiklenerek ve tekrarlanarak devam eder. Karşıt kutuplar çekme ve itmeyi tetikler. Kötülük ve iyilik de işte bu durumdadır. Karşıtı olmadan kötücül açıklanmaz. İnsanın doğasındaki kötülüğün kavranabilmesi için iyiliğin ne olduğunun bilinmesi ve bulunması gerekir. Çünkü kötülüğün karanlığı, ancak iyiliğin aydınlığında görülebilir. İyilik olmadığında kötülük, okur tarafından, çekiciliğini yitirir. Bu nedenle yazar da kötünün (Jack) karşısına bir iyi (Ralph) koyarak bir çocuğun içinde kötünün de pekala olabileceğini gösterir. Başlarda Jack’in üstüne biraz iyilik, Ralph’a ise şiddete öykünme tozları serperek olayları akışına bırakır. Hikâye ilerledikçe karakterler seçimlerini kötü ya da iyiden yana yaparlar. 

İki Yıl Okul Tatili, bir başarı öyküsü olmasının yanı sıra teknoloji ve yaratıcılığı kucaklayan aydınlık bir eser. Ne var ki ardarda gelen dünya savaşları, ırkçılık, ayrımcılık, toplu katliamlar, savaş göçleri karşısında Golding kötülüğün fırsat verildiğinde aslında en küçüğükten başladığını savunur. Tartışmasını alegoriyle sunar. Güçlü güçsüzü eziyorsa, iyi olan kaybediyorsa, kötü olan güçlü mü? Gerçekte güçlü ve güçsüz kim? Akıllı olan mı, yoksa kötüye çalışan kafasıyla insanların zayıf yönünü kullanarak iktidar olan mı? Kazanan kim? Dünya savaşları sırasında milyonlarca kişinin hayatını kaybetmesi, evsiz, işsiz, aç kalması, Avrupa’nın ters dönen ekonomisi, halkın uzun yıllar etkisinden kurtulamayacağı bunalım ve sonrasında İngiltere’nin boğazına kadar borca batması düşünülürse Golding’in ülkesi henüz toparlanma yolundayken bu romanı yazması insanı şaşırtmıyor. 

Mina Urgan kitabın sonsözünde Sineklerin Tanrısı’nda çocukların uygar dünyanın baskılarından uzaklaşınca böylesine vahşileşebilme, kan dökecek kadar acımasız olabilme, kötülüğün insan yaradılışında olduğu görüşü karşısında okurların dehşete kapıldığını anlatır.

Çocuklar melektir dayatmasından arındırılmamış bir bakış ile çocukların özünü göremeyeceğimiz bir gerçek. Golding de çocukların zafer dolu hikâyelerine bir tepki olarak, gerçekçi bir anlatımla kendinden önceki iyimser dönemi ufalamış. Çocuklar üzerinden geleceğe umutla bakan pozitif bakışı kırarak kültür havuzunda kendine kocaman bir yer açmış. Sineklerin Tanrısı bir çocuk kitabı olmasa da çocukların ‘insanî’ taraflarını göstererek yok satmaya devam ediyor.